Vagon huzursuzdu, sarsıldı. Onca yıla ve onca sarsılışa rağmen adını bir türlü öğrenemediğim o kırık dökük istasyon bir kez daha geride kalmak üzere. Aklımın gözünde tek görebildiğim istasyonun tozlu ve eğri tabelasında “s” harfinin üzerindeki çatlak. Garsonun yorgun ve bıkkın yüzündeki gibi ama. Ancak çok dikkatli bakınca görülen bir çatlak. Buna rağmen istasyonun adını bilmek için yeterli değil. Garson gözlerime bir ara bakıyor ama aslında dışarıda, camın ardında bir şeye bakar gibi, trenin ardından koşan biri mi var? Sufle söyledim, Murat da biftek istedi. Garson uzaklaştıktan sonra “Burada iyi sufle yapamazlar” dedi.
– Nerden biliyorsun, sen trene binmezsin ki
– Eskiden…
– O zamanlar bizde trende yemek yiyecek para ne arardı, benim hatırladığım sürekli bayat kaşarlı sandviçler kemirdiğimiz
– Parasızlık zor

Bunu söylerken belki de yolculuğun başından beri ilk defa gözlerimin içine bakıyor. Öyle ciddi ve üzgün görünüyor ki içimden gülmek geliyor. Kafasını kurcalayan bir şeyler var gibi, çok huzursuz görünüyor. Üzerindeki takım elbise makyaja bulanmış steril ve kıskanç bir eş gibi vücudunu çepçevre kuşatmış, hareket etmesini ve konuşmasını engelliyor gibi. Üzerimdeki kot sevgilim, şu uzun yol boyunca bu kıskanç ve rüküş kadınla konuşacak bir şey bulamazsa aşındığı yerden patlayacak.

– Benden habersiz yemekliye girip sufle söyledinse bilemem tabi.
– Bu konuyu değiştirmek istiyorum, o günleri pek hatırlamak istemiyorum da.
– Hay allah, nasıl istersen. Kusura bakma, bilemezdim.

Gözünden bir damla yaş süzülüp yanağından aşağı seyahat ediyor. Sınıra geldiğinde diliyle durdurup pasaport kontrolü yapıyor. “Tuzlu, geç”. Birden gülmeye başlıyor, buymuş demek ki, o eski filmdeki yaratık gibi tuza ihtiyacı varmış. Niye güldüğünü bilmeden ben de olanca aptallığımla sırıtıyorum.

– Niye gülüyorsun?
– Ya, benim biraz sinirlerim bozuk da kusura bakma. Bugün sabah iş yerinde çok korkunç bir olay oldu.
– Anlatmak ister misin?
– Korkunç, çok korkunç.
– Tüh. Ben de yıllar sonra iyi bir nostalji olur, geçmişi de yerinde anarız diye düşünüp sevinmiştim. Anlaşılan kötü bir zamanda buluşmuşuz. Beni aradıktan sonra mı oldu? Eee Ankara’ya niye gidiyorsun?
– Hesap aktarımlarında bir hata olmuş. Bu işe yeni aldıkları patronun kardeşinin sevgilisi midir, metresi midir neyse işte o kız al sen bir milyon doları, Cüneyt Tandoğan diye, başka birinin hesabına…

Yan masadaki adamla göz göze geliyoruz. Adamın yüzü bir köpek cinsine benziyor ama adını bir türlü çıkaramıyorum. Kot pantolonum biraz daha sıkıştırıyor.

– Sen köpeklerden anlar mısın? Şu yandaki adam sence de köpeğe benzemiyor mu?
– Evet, öyle dedim ben de. Bu hatayı benim yaptığımı söyleyen köpek oğlu köpektir dedim. Yıllardır bankacılık yapıyorum ben, iyi günde kötü günde, krizde bile yaptım bu işi. Bu dediğiniz bana hakaret dedim. Bugün artık Murat Alakuş ismi bankacılık sektöründe bilinen bir isimse ben bu noktaya kolay gelmedim dedim..

Yandaki adam az ötedeki garsona el sallıyor sürekli ama garsonun onu gördüğü falan yok. Garson sürekli camın ardına, trenin peşi sıra koşan adama bakıyor. Köpek adam mızmızlanmaya başlıyor, yanakları daha da sarkıyor ama el sallamaktan da vazgeçmiyor. Cama dönüp el sallıyorum, yansımamı gören garson masamıza geliyor.

– Sufleniz henüz hazır değil.
– Bana değil, şu yandaki adama bakacaksınız. Bir saattir size el sallıyor.
– O masaya ben bakmıyorum.

Garson, yanı başında kendisine el sallayan adama aldırış etmeden eski yerine ve bakışına geri dönüyor. Adam hala el sallıyor, dudakların kenarlarında birikmiş salyalar var. Önüme bakıyorum, Murat Alakuş susmuş. Fırsattan istifade soruyorum, “Peki Ankara’ya niye gidiyorsun, hem de mesai vaktinde?”

– Sonra dedim ki kıza, “bak” dedim. Bu işte benim hiçbir payım yok, biliyorsun. Kendini kurtaracaksın diye benim adımı niye veriyorsun. Sen zaten torpillisin, kimse sana bir şey yapamaz. Ama niye ben? Bana garezin mi var?

Dışarıya bakıyorum. Ağaçların dalları camları yalamaktan usanmadan geçip gidiyorlar. Ağaçların ardında, uzakta bir köy görünüyor. Ufak bir açıklıkta köyün çocukları toplanmış oyun oynuyorlar. Bisikletli biri var galiba içlerinde, en önde, diğerleri onu kovalıyorlar. Çocuk çok hızlı süremiyor. Arkasındakiler iyice yaklaştıklarında çocuk daha fazla dayanamayıp bisikletten düşüyor. Garsonun yansıması onu yerde ağlar bırakıp mutfağa gidiyor. Kendimi terk edilmiş, yalnız, monologlarda esir düşmüş gibi hissediyorum.

– Kız susuyor. Baktım biraz daha yüklensem ağlayacak, sonra diğeri..
– Bir şey sorucam, sen beni duyuyor musun?
– ..içeri girdi, ona da aynı şekilde söyledim. Kendinizden utanın, bunu nasıl düşünürsünüz dedim. Bunu nasıl düşünürsünüz?!

Tuvalete gidebilirim mesela şu anda. Hiçbirşey değişmez. Hem üstelik belki biraz da olsa rahatlarım. Yoksa bu pantolon bu yolculuğa dayanmaz. Murat’ın ağzına bakıyorum. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış. Çıkarırmış. “Sufleniz geldi”.

Garson sufleyi önüme bırakıyor. Bifteği görünce Murat da susuyor. Ağzının kenarları beğenmez bir ifadeyle büzüşüyor. Eline bıçağı alıp bifteği bastırıyor, “Bu çok pişmiş”

– Tam kıvamında pişirdik efendim.
– Hayır böyle olmaz, bastırınca kan çıkmalı. Dedim, demedim mi?
– Haklısınız efendim, dediniz. Hemen hallediyorum.

Garson bifteği alıp köpek adamın önüne bırakıyor. Adam mutlu sesler çıkarıp bifteğe eğilirken Murat’a bakıyorum. Yüzünde mağrur bir ifadeyle elindeki bıçağa bakıyor. Önümdeki sufleye bir kaşık krema boca ediyorum. Ortasından çöküyor ve beyaz dudaklı karanlık bir ağız açılıyor. İçinden şekerli bir duman tıslayarak yükseliyor, “tıssssss”. İlk söylediği bu oluyor: “tısssss”

Tısssss diyorum.

– Her neyse, sonra kız hatasını kabul etti sonunda.
“Prsssssuuuii”

– Prssssuuuii.
– Evet Cüneyt ciğim, eninde sonunda anlaşılacaktı haklı olduğum. Benim zaten böyle amatörce bir hata yapmış olmamı nasıl düşünebildiler, benim bozulduğum nokta bu.
“Fiyyuuhh”

– Fiyyuuhh?
– Ankara’ya niye mi gidiyorum. Aslında sana söylemek istediğim nokta da buydu. Aslında niyetim Ankara’ya gitmek değildi..
“Nyyeeeeeyh”

– Nyyeeeeeyh?
– Çünkü aslında seni görmek istiyordum. Tesadüf işte. O Cüneyt sensin Cüneyt.

“Haaaassssss”

Gokhan Toka
Digital Marketing Professional at Gokhan Toka
Digital marketing professional, data analytics junkie, snowboarding addict, in love with mountains, crazy about horror cinema and particularly 80s horror, die hard traveler, freelancer, dad

...and #beer
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube