Banyoya giriyorsun. On gündür ilk defa oluyor bu. On gündür vücuduna su değmedi. Bugüne varıncaya kadar ancak toplayabildin ürpermek için cesaretini. Günler büyükçe damlalar gibi biriktiler kovanın içinde, tabanında benim yüzüm. On gün, on damla ve şimdi bulanığım ve ancak işte şimdi doldu. Bir güne daha yer yok. Doldu, bulanığım ve olduğumdan daha büyüğüm. Ben, ben değilim artık daha fazla. Ben büyütecin ardındaki puluyum hatıranın. Dilinde unutulmuş ekşi bir tat. Vücudunda ekşi koku. Hafızan beni unutmak için yeterince büyük değil. Yeterince derin değilsin. Balçığa dönüşüyorsun. Kötü kokuyorsun. Banyo yapacaksın.

Su vücuduna değiyor, ürpermeyi beklerken aslında hiç aşınmayacak bir taş heykel olduğunu fark ediyorsun. Çok geç dönem bir taklidisin o antik mutlu ve pürüzsüz zamanların. Kıvrımların ustalığını kaybetmiş hoyrat ellerinin egemenliğinde. Su üzerinden yol alamıyor, su üzerinden dökülüyor, kenarlarından düşüyor. Vücudunun köşelerinden fayans zemine damlıyor zaman. İlerlemiyor. Bakışların da takılıyor şimdi köşelerine, su değmeyen, suyu bekleyen saçak altlarına vücudunun. Gözlerinde güneşin altında can çekişen bir susuz balık bakışı. Gözlerinde kuru ağların. Kurak ormanların. Kuruyup dökülmüş, üst üste çürüyen yaprakların.

Tıraş oluyorsun. Aylardır ilk defa oluyor bu. Tıraş ediyorsun kasıklarındaki tüyleri, ama bugün gelecek olan ben değilim, biliyorsun. Bugün annen gelecek. Uzak, çok uzak bir yoldan seni koklamaya gelecek. Ağlamak istediğinde hızlı adımlarda onun olmadığı karanlık odalara yürümen gerekecek, başın önde ve sessiz. Her seferinde on adımın olacak. Nerde olursan ol, on adımda çökeceksin dizlerinin üzerine. On adımda ağlayacaksın. Onu bunun için çağırdın, bunu da biliyorsun. Ağlamak için senden habersiz bir aynaya bakmaya ihtiyacın var. Onun yüzüne bakacaksın, gözlerindeki gülümsemeye, o gülüşte ben gitmeden önceki seni göreceksin. On adımın olacak işte tam o anda. Karanlık bir odaya doğru on adım atacaksın.

Canın yanıyor. Bir küçük kandamlası suya rengin de var olduğunu fısıldıyor gizliden gizliye. Benlerinden birine takılmış olmalı bıçak. Ama hayır. Orada bir benin yok. Parmağınla dokunuyorsun yavaşça. Küçük, etten bir çakıl taşı. Önce kaşınır gibi ilk dokunduğunda. Kaşımak istediğinde, parmağını bastırdığında acıyor. O bir mantar. Lütfen öyle hastalıklı bakma. Bizim değil o, senin, on günlük yalnızlığının ve inkarının meyvesi. Bütünüyle senin.

Ona dokunmak beni düşünmek gibi. Ona dokunmak, onu kaşımak istiyorsun. Ama ona dokundukça acıyorsun. Beni düşünüyor, ona dokunuyorsun.

Banyodan çıktın. Saçlarını kurutuyorsun. Temiz pantolonunda güzel kokan vahalar çiçek açıyor. Kötü kokmuyorsun artık. Yine de yeter değil. İçine bir yerlere, kuytularına saklandı sanki şimdi geri dönmeyecek oluşumun inkarı. Sen en son ne zaman yemek yedin? Vücudunun mahzenlerindeki seslere kulak veriyorsun. Midende bir boşluk. Saate bakıyorsun. Annenin gelmesine daha dört saat var. Yavaş adımlarda mutfağa gidiyorsun. Hareketlerin ürkek, kopuksun. Ama rahat ol, seni anlıyorum. Yapmak istediğin hatıraya bir saygısızlık değil. Sadece bir tabak makarna. Hepsi o. Sen bir tabak makarna yemek istiyorsun.

Yağsız ve tuzsuz oluyor, öyle uygun buluyorsun. İçecek bir şeyin umuduyla dolaba bakıyorsun. Meyve suyu, bozulmuş. Gazı kaçmış, şişenin dibinde bir parmak gazoz. Hayır. Daha derine bakıyorsun ve… En dipte… En alt rafta beni görüyorsun. Bir tabağın içinde kuruyup, büzülüp kararmışım. Benden geriye kalanlar. Hepsi bu.

Elinde ben varım. Gözlerin çöpe uzanıyor. Elin hareketsiz. Bu bir tabak makarna yemek gibi değil. Affedilemeyecek bir günah işlemek üzeresin. Şimdi beni o çöpe atarsan… Sen bu dine inancını tamamen kaybedeceksin. Kötü kokan benim artık. Burnuna çarpıyorum. Gözlerin çöpten geri dönerken, boştaki elin tavaya uzanıyor.

Tavada iyice küçülüyorum, iyice kararıyorum. Kokum her yeri kaplıyor. Simsiyahım. Pişip pişmediğimi bile anlayamıyorsun. Gözlerin bomboş sadece bana bakıyor. Hiçbirşey beklemiyorsun. Tavada kıvranan kalıntılarıma bakıp, ardına dek açtığın gözlerinle kokumu soluyorsun. Beni bir tabak makarnanın üzerine boca ediyorsun. Beyaz bir tepenin üzerinde simsiyah mezar taşları çiçekleniyor.

Televizyonun karşısına oturup beni yiyorsun. Kokum dayanılmaz. Ama ağzında dağılıyorum hemen. Bu seni şaşırtıyor. Tadımın da berbat olacağını, kendini böyle cezalandıracağını düşündün belki de. Ama hayır. Tadım fena değil. Beni yerken keyif alır gibi oluyorsun. İşte bu seni daha kötü yapıyor. Çünkü birazdan biteceğim. Çünkü benden çok fazla yok. Vazgeçmiyorsun, yavaşlamıyorsun da. Beni yiyorsun tamamen, son lokmama kadar. Yapabileceğin tek şey bu.

Televizyon seni sıkıyor. Kitap okumaya çalışıyorsun. Ama nedense hep satırların aralarındaki boşluklara kaçıyor bakışların. Boşluğu okumak istiyorsun. Bunu yapamazsın. O yüzden kalkıp bir fosforlu kalem buluyorsun bir yerden. Bunu çok sık yapmazsın ama şimdi yapacaksın. Kırmızı renkte bir fosforlu kalem. Satırların üzerini çiziyorsun. Oto yol şeritleri gibi. Refüjler. Bakışlarını yolunda tutmak için. Ama ya düşünceler? Onları tutamazsın. Bir süre daha okumaya çalışıyorsun. Sonra bakışların, önündeki bitmek bilmez şeritleri tüketen, hafızasını kaybetmiş bir uzun yol şoförünün bakışlarına dönüşüyor. Nereye gittiğini biliyorsun ama ya nereden geldiğini? Bunu bilmiyorsun, bunu unutmak istiyor ve unutuyorsun. Gözlerin kapanıyor. Midende bir hareketlenme olur gibi. Gece yolculuğunda, bomboş bir yolda, direksiyon başında uykuya dalıyorsun.

Midende kramplarla ve acıyla uyanıyorsun. Kapı çalıyor. Karanlıktasın. Kalkmak istiyorsun, vücudun midenin üzerinde ikiye katlanıyor. Kapı çalıyor. Elin bacağına saldırıyor. Ağzının köşesinden ince, tiz bir nota sıçrıyor. Kontrolsüz. Kapı çalıyor. Canın acıyor. Güçlükle doğruluyorsun. Kapıya doğru sendeleyerek ilerliyorsun. Kapıda.

Annen. Yüzüne bakamıyorsun. Ayakkabılarında toz var. Hep aynı ayakkabılar. Hep aynı ses. İyi olup olmadığını soruyor giderek kalınlaşan bir ton. Yerde ayağının dibinde çantalar. Bakışlarının bir dakikadır acıyla değdiği kapının eşiğinin köşesinin hemen yanına düşüyorlar. Bir şey söyleyemiyorsun. Arkanı dönüyorsun yavaşça. Vücudun iki büklüm. Arkandan bağırıyor, küçükken sen oyun oynamaya kaçarken arkandan bağırdığı gibi. Ama sen artık oyun oynamıyorsun. Canın acıyor. Hızla yürüyorsun.

Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Beş.
Altı.
Yedi.

Hepsi bu kadar. Yedi. Başka, daha güçlü bir tanrının önünde acıyla secdeye kapanıyorsun. Diz çöküyorsun. Onun kuralları daha basit. Çünkü canın acıyor. Başını uzatıyor ve klozetin içine kusuyorsun. Kasığındaki mantar pantolonuna sürtüyor. Ve canın acıyor. Beni kusuyorsun. Midende kasılmalar. Canın acıyor ve on gün önce senle birlikte aldığımız, kararıp kurumuş mantarlar beyaz bir bulamacın içinde klozetin içine akıyor. Annen tuvaletin kapısından sesleniyor. O anda her şey tamam oluyor. Gözlerinden yaş boşanıyor. On gündür ilk defa ağlıyorsun. Şimdi artık benim bir daha asla dönmeyeceğimi biliyorsun. Sağdaki yumruk olmuş eline bakıyorsun. İçinde kırmızı fosforlu kalemin. O eli kaldırıyor, beni kusuyor, annenin sesini dinliyor, ağlıyor, inancını tamamen kaybediyor ve hayatının ilk şiirini bir klozet kapağı üzerine kırmızı fosforlu kalemle yazıyorsun:

Seni seviyordum.

* Sıklıkla M. tuber
culosis ve bazı mantarlar gibi inatçı mikroorganizmalara veya hızlı olarak fagosite edilemeyen parçacık antijenlerine cevapta ortaya çıkan, kronik gecikmiş tip aşırı duyarlılığın bir şekli.

Gokhan Toka
Digital Marketing Professional at Gokhan Toka
Digital marketing professional, data analytics junkie, snowboarding addict, in love with mountains, crazy about horror cinema and particularly 80s horror, die hard traveler, freelancer, dad

...and #beer
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube