Dehşet Odası

Yönetmen:Roland Joffe
Senaryo:Larry Cohen, Joseph Tura
Oyuncular:Elisha Cuthbert, Daniel Gillies, Pruitt Taylor Vince
Yapım Yılı: 2007
Ülke: ABD, Rusya


Konu: Korku sinemasının önemli senarist ve yönetmenlerinden Larry Cohen’in senaryosunu yazdığı bu filmde Saw (Testere) benzeri bir uygulama ile karşı karşıyayız. Güzel bir model olan Jenifer uyandığında kendini çıkışı olmayan karanlık bir hücrede bulur. Burada çeşitli işkencelere maruz kalan Jenifer, kaçmak istediğinde oradaki tek tutsağın kendisi olmadığını fark eder. Böylece tanışan Gary ve Jenifer ikilisi, birlikte kaçma yolları aramaya başlarlar.


Korku Filmleri Yorumu: Otel ya da Testere gibi film serilerinin şiddeti istismar etme noktasında arsız davrandıklarını düşünüyorsanız bu filmi henüz görmediniz demektir. Otel ve Testere gibi filmler, kimileri beğenmese de aslında gayet sağlam altyapısı olan, iyi yazılmış, “iyi” filmlerdir. Captivity (Dehşet Odası) ise bir film sayılmaz, bu başarısız bir “istismar denemesi”.

Ara sıra denk geldikçe senaryo problemlerinden bahsediyoruz eleştirilerimizde. Dehşet Odası’nın senaryo sorunu Araf gibi örnekler dolayısıyla çok kolay teşhis edebildiğimiz, “kısa metraj senaryosunu uzun metraja yedirme arzusu” hastalığı. Dehşet Odası’nın uzun metraj olabilecek hiçbir tarafı yok. Senaryo ise, sinopsis üzerinde bir ihtimal elle tutulur olabilecek bir fikrin hem yazar (Larry Cohen) hem de yönetmen (Roland Joffe) tarafından başarısız (çok başarısız) biçimde açılması olarak özetlenebilir. Ve işin ilginci her iki isim de önemli, önceki işleri dolayısıyla da çok başarılı bulduğumuz isimler. Dolayısıyla: büyük bir hayalkırıklığı ile karşı karşıyayız.

Filme neden film değil de, “salt istismar denemesi” yakıştırması yaptığıma gelirsek; Dehşet Odası sıradan izleyicinin bilinçaltındaki bazı şiddet ve iğrençleşme isteklerini gütmeyi hedefleyen bir çaba. Filmin kahramanı olan Jenifer, ne oldum budalası, kendini insan üstü görmeye meyilli, gayet snob, gece kulübüne bile fifi köpeği ile giden bir tiki. Daha sonra Jenifer kaçırılacak ve türlü işkencelere maruz kalacak. Bu işkenceler, Jenifer’ı izleyici gözünde ve izleyici bilinçaltı isteğine uygun olarak aşağılamayı, onun da bir insan olduğunu ve aynı acılara tabi olduğunu kendisine belletmeyi hedefleyen türde işkenceler. Ona bu esnada yapılan işkenceler de, aslında izleyici bilinçaltının isteklerinden ibaret. Örneğin kızın fifi köpeğinin parçalanması, güzelliğinin bozulmasına yönelik tehditler, blenderda çırıpılmış et-kan-göz karışımının bir huni vasıtasıyla kıza içirilmesi. …Ama bir saniye. Burda herhangibir konu var mı, yoksa ben mi kaçırdım. Filmin ilk yarısı Jenifer’a yapılan işkenceleri izlediğimiz bir yarı ve izleyicinin bilinçaltındaki bu şiddet eğilimini istismar etmek dışında hiçbir amacı yok. Jenifer bize hiç tanıtılmadığı için onun tarafını tutmamıza olanak yok. Sapığın motivasyonunu ise hiç mi hiç merak etmiyoruz. Ortada birinin diğerine işkence yaptığı bir süreçler bütünü var. Ve bir ikiden sonra gelen üç-dört-beş-altı diye giden işkence sekanslarının artık bizi ilgilendirmediğini söyleyebilirim.

Kaçma çabaları da işin içine girdiğinde, iş iyice kendini tekrar eder bir hal alıyor. Tüm kaçma girişimleri birbir başarısız oluyor. Ama zaten bunların başarısız olacağının da gayet farkındayız; çünkü tüm film burada, bu mekanda geçmek zorunda, bu çok bariz. (çünkü karakterleri tanımıyoruz, bunların bizim gözümüzde bu mekan dışında geçen bir hayatları yok ve BU FİLM BURADA GEÇECEK BU BELLİ). Öyleyse tekrar tekrar, defalarca kaçmaya çalışmalarının ne anlamı var. En başta dediğim gibi, bu durum kısa metrajlık bir öykünün uzun metraja uygulanmasında karşılaşılan problemlerden biri.

Filmin ikinci yarıda Jenifer ve Gary arasında bir aşk öyküsüne dönüşmesi saçmalığın daniskası. Bu şartlar altında, her tarafta kameralar varken, ve başka bir işi olmadığı her halinden belli olan bir sapık tüm teknolojik olanaklarla sizi gözetlerken inanın aşk meşk önceliklerinizden biri değildir. Kaldı ki kadınlara yönelik sapıkça ve yoğun bir ilgisi olan, bu ilgiye rağmen onlara işkence ederken de elini hiç korkak alıştırmayan bir psikopat, Gary gibi bir adamı ne diye besler?

[spoiler]Gayet de iyi biliyoruz ki Gary ve sapık herif birlikte çalışmaktadırlar. Gary’i gördüğümüz anda bunu düşünmeye başlıyoruz zaten. Bundan sonra bunların aşık olması, sevişmeleri vs faslı uzadıkça kafası çalışan izleyiciyi de bir sıkıntıdır basıyor. Sapığın kendisinden daha sapık olan Gary’nin, daha önce birçok kadını aynı yöntemlerle öldürmüş olmalarına rağmen, sapık kardeşini öldürecek kadar Jenifer’a aşık olması ve ondan etkilenmesi de hem mantıksız, hem de filmin ilk yarısında ortaya konan “bir model olabilir ama o da sıradan bir insan” teziyle çelişiyor. Üstelik Jenifer, bu sıradanlığı aşma ve bir farkı varsa eğer onu ortaya koyma noktasında hiçbir şey de yapmıyor. Yönetmen burada resmen bu saçmalığa inanmamızı beklemiş. Gary’nin sapık olduğunu anladığımızda da şaşırmamızı beklemiş ama doğrusu bu beklentisinde ÇOK ABARTMIŞ. Sapık kardeşlerin annelerini öldürdükleri ve Jenifer’ın da izlediği flashback çekiminin kimin tarafından çekildiğini!!!! ve bu görüntü üzerinde kimin efekt çalışması yaptığını!!!! çok merak etmiş olsam da sormuyorum :)[/spoiler]

Bu sebeplerden dolayı filmin çözüleceği ikinci yarısı, ilk yarısına oranla bile daha monoton ve daha sıkıcı bir hal alıyor. The Marsh (Lanetli Bataklık) ile birlikte, bu sezon izlediğim en kötü korku-gerilim filmi Dehşet Odası. Her ikisi de vizyonda, her ikisini de tavsiye etmiyorum. The Marsh’ın aksine, senaristi Cohen ve yönetmeni Joffe’nin önceki işlerinin kalitesi düşünüldüğünde ise çok büyük bir hayal kırıklığı. Kan-revan severler dışındakilere tavsiye etmiyorum.

Gökhan Toka










Gokhan Toka
Digital Marketing Professional at Gokhan Toka
Digital marketing professional, data analytics junkie, snowboarding addict, in love with mountains, crazy about horror cinema and particularly 80s horror, die hard traveler, freelancer, dad

...and #beer
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube